Mersin’in Toroslar İlçesinde Gerçek Sandığım Ruh Seansı: Cinler Susmadı
Kapıyı çaldığımda içeriden bir anlık sessizlik geçti. Ardından, sanki yıllardır aynı cümleyi ezberlemiş gibi, sakin bir ses “Buyurun” dedi. Mersin’in Toroslar ilçesinde, dar bir koridorun sonunda ışıklar loştu; duvarlarda yankılanan her adım, odanın içine değil de sanki duvarların arasına düşüyordu.
O an, bunun bir “seans” olduğunu biliyordum ama içimde tuhaf bir güven vardı. İnsan korkuya hazırlanırsa daha az etkilenir sanır. Yanılmıştım. Çünkü korku, hazırlıkla değil, beklenmedik ayrıntılarla büyür.
Oturduğumda ellerim istemsizce dizlerimin üzerinde sıkılı kaldı. Karşımdaki kişi, konuşmayı uzatmadı. Sadece ortamı “tamamlamak” ister gibi kısa adımlar attı; bir mumun fitilini düzeltti, ardından cam gibi soğuk bir sessizliği odaya bıraktı. Sesler azaldıkça, odanın içindeki hava yoğunlaştı. Nefes alırken bile bir sürtünme hissediyordum.
Ruhlardan bahsedildiğinde kelimeler bile yavaşladı. Cümleler bitiyor, ama yankı bitmiyordu. Sanki sesler, odanın köşelerinde birikiyor ve sonra geri dönüyordu. “Dinleyin,” dedi. “Sadece dinleyin.” Oysa ben dinledikçe, duyduğum şey bir uğultudan ibaret değildi. Uğultu, arada bir kelimelere benzeyen kırık heceler taşıyordu.
Önce bunu kendi zihnime bağladım. Korku, insanın kulağına kendi sesini fısıldar ya… Fakat bir süre sonra, o kırık heceler benim düşüncelerimle aynı ritimde değildi. Cümle kurmuyor, daha çok sanki yanıt arıyor gibiydiler. Benim “duymadığım” yerlerde bile bir şeyler konuşuyordu.
Seans ilerledikçe, ortamın kontrolü kaydığına dair küçük işaretler belirdi. Mum titremiyor gibi görünüyordu; ama ışığı, sanki başka bir yerden nefes alıyormuş gibi dalgalanıyordu. Bir an, duvara yakın duran küçük bir eşyayı gözümün kenarıyla fark ettim. Yerinde duruyordu; fakat titreşimi, odadaki sessizlikle uyumsuzdu. Sanki birinin parmakları o eşyaya dokunmayı unutmuş da sonra hatırlamış gibi.
Karşımdaki kişi, “Cevap gelirse korkmayın,” dedi. Cümleyi duyar duymaz içimde bir soğukluk büyüdü. Çünkü korkmamak için önce anlamak gerekir. Ben anlamaya çalıştıkça, anlatılamayan şeyler daha netleşti.
O an “susma” başladı.
Normalde seanslarda sesler, aralarda durur; bir düzen vardır. Ama burada düzen yoktu. Sesler bir yerden sonra çoğalmadı; daha kötüsü, seslerin kesilmesi beklenen yerlerde kesilmiyordu. Sanki birileri, “Bitmedi,” diye ısrar ediyordu. Kelimeler yine kırık kırık geliyordu. Bu kez, sanki odanın içinden değil de kapının eşiğinden yükseliyordu.
Kapıya doğru bakmak istemedim. Bakarsam, göreceğim şeyin bir parçası olacağımı düşündüm. Fakat gözlerim kontrolsüzce kaydı. Kapı aralığına yakın yerde, zemin üzerinde ince bir gölge kıpırdadı. Gölge, ışığın yönüne uymuyordu. Işık içeriden geliyorsa, gölge dışarıya doğru düşmeliydi; ama gölge, içeriye doğru eğiliyordu.
İçimdeki “bu bir hayal” düşüncesi, o eğilen gölgeyi gördükten sonra parçalandı. Çünkü hayaller, ışıkla kavga etmez. Hayaller, gölgeyi böyle inatla taşımaz.
Seansın sonuna yaklaşıldığında, cümleler daha da kısaldı. Karşımdaki kişi nefesini tutar gibi konuştu. Ben ise konuşmak istemedim. Çünkü her cümle kurduğumda, odanın cevabı bir cümle gibi değil; bir ses gibi geri dönüyordu. Sanki kelimelerim, odanın içindeki başka bir şeye çarpıp geri saçılıyordu.
Son söz söylendiğinde mumun alevi bir an düzeldi. Ardından, sanki birisi üflememiş gibi, alev küçülmedi; tam tersine ışık olduğundan daha soluk hale geldi. O solukluk, “bitti” demek yerine “şimdi başka tarafa geçiyoruz” der gibi geldi.
Kapıyı açtığımda koridor serinlemişti. Dışarıdaki hava, içerideki havadan daha canlıydı; ama bu canlılık, rahatlatmadı. Çünkü içeri çıktığımda sanki yanımda bir şey daha taşımışım gibi hissettim. Eve dönerken her adımda, sanki arkamdan bir adım daha geliyor ama mesafeyi koruyormuş gibi… Ses yoktu. Yine de varlığını hissediyordum.
O gün gece uyuyamadım. Uykuya dalmak isterken, odanın içinde bir uğultu değil; daha çok “konuşmak isteyen bir sessizlik” vardı. Duvarlar, sanki benim duyacağım şekilde yerini değiştirmiş gibiydi. Sabah olduğunda ise korku azalmadı; yalnızca şekil değiştirdi. Artık “orada” değildi. Artık “içimde”ydi.
Bugün geriye dönüp düşündüğümde, seansın gerçekliği üzerine tartışmak istemiyorum. Çünkü bazı şeyler tartışılacak kadar uzak değildir. Bazıları, kapıyı açtığın anda yaklaşır. Ve sen, bunun cinler mi yoksa başka bir şey mi olduğunu anlamaya çalışırken, asıl olan şeyi kaçırırsın: Susmayan şey, sadece ses değildir.
Susmadılar.


